Bir Arpa Boyu Yol Gitmişiz

Gönderdiğim maillerde ekonomi ile ilgili genelde Mahfi Eğilmez’in yazılarını paylaşıyorum. Bu paylaşımın sebebine gelince bence şu an anlaşılabilir ve objektif yazıları yazıyor olması. Yazılar verilerle de desteklendiği için bize yol gösteriyor.

Bu haftaki yazımız büyüme üzerine. Son yıllarda muhakkak büyüdük ve daha gelişmiş bir ülke olduk, tabii dünya da boş durmadı o da gelişti. Peki biz dünyaya kıyasla ne durumdaydık? Şimdi ne durumdayız? (yazının aslına burdan ulaşabilirsiniz)

Bir Arpa Boyu Yol Gitmişiz

2002 sonrasında Türkiye ekonomisinin hızla büyüdüğü, dünya GSYH’sından yani pastadan eskiye göre daha çok pay aldığı tezi oldukça yaygın olarak dile getirildi ve epeyce de taraftar buldu. Gerçek öyle mi acaba? Türkiye, 2000 ile 2014 arasındaki 15 yılda, yıllık ortalama yüzde 4,5 hızla büyümüş. Büyümüş büyümesine de acaba dünya GSYH’sındaki payı artmış mı? Yoksa dünya büyür, özellikle de uzak doğu ülkeleri payını büyütürken Türkiye’nin payı aynı düzeyde mi kalmış?

Aşağıdaki tablo çeşitli ülkelerin satınalma gücü paritesine göre GSYH’larının aynı pariteye göre dünya GSYH’sı içindeki paylarını 1980, 2002 ve 2013 yılları itibariyle gösteriyor (kaynak: IMF, World Economic Outlook Database, 2014.)

1980 2000 2013 2000/1980 2013/2000
Dünya GSYH (SAGP, trilyon USD) 12.8 48.6 101.9
Ülke GSYH’larının payı (%)
Arjantin 1,4 0,9 0,9 – – 0
Avustralya 1,2 1,1 1,0
Brezilya 4,3 3,1 3,0 – –
Çin 2,3 7,4 15,8 + + + + + + + +
Fransa 4,5 3,5 2,5 – – – –
Almanya 6,5 4,8 3,4 – – – –
Yunanistan 0,7 0,4 0,3 – –
Hindistan 3,0 4,4 6,6 + + + + + +
Endonezya 1,6 1,9 2,3 + + + +
İran 1,3 1,3 1,2 0
İtalya 4,5 3,2 2,0 – – – – –
Japonya 7,8 6,7 4,6 – – – – –
Kore 0,7 1,6 1,7 + + + +
Meksika 3,0 2,5 2,0 – –
Hollanda 1,3 1,1 0,8
Polonya 1,3 0,9 0,9      – – 0
Portekiz 0,4 0,4 0,3 0
Rusya veri yok 3,2 3,4 veri yok +
Suudi Arabistan 2,0 1,3 1,5 – – +
Singapur 0,2 0,3 0,4 + +
Güney Afrika 1,0 0,7 0,7 0
İspanya 2,3 2,0 1,5 – –
Tayvan 0,5 1,0 1,0 + + + 0
Tayland 0,6 0,9 0,9 + + + 0
Türkiye 1,2 1,4 1,4 + 0
İngiltere 3,4 3,0 2,3 – –
ABD 22,4 21,2 16,5 – –

Not: Son iki sütunda yer alan işaretlerden – düşüşü – – hızlı düşüşü, – – – çok hızlı düşüşü, + yükselişi, + + hızlı yükselişi, + + + çok hızlı yükselişi, + + + + iki kattan fazla yükselişi, 0 ise değişme olmadığını gösteriyor.

Tabloya bakınca Çin’in ve Hindistan’ın başarısı tartışılmaz biçimde ortaya çıkıyor. Çin, ilk dönemde dünya GSYH’sındaki payını üç kattan fazla, ikinci dönemde ise 2 kattan fazla artırmış. Hindistan her iki dönemde dünya GSYH’sındaki payını yarı yarıya yükseltmiş. Her iki dönemde başarıyı tekrarlayan üçüncü ekonomi olan Endonezya, dünya GSYH’sındaki payını art arda artırmayı başarmış. Tayvan ve Tayland da ilk dönemde büyük bir çıkışa imza atmış olmakla birlikte ikinci dönem yerlerinde saymış görünüyorlar. İtalya ilk dönemin, Japonya ise ikinci dönemin en büyük pay kaybedenleri olmuş. Tablo bize 1980’den bu yana gelişmiş ülkelerin dünya GSYH’sında kaybettiği payları gelişme yolundaki ülkelerin bir bölümünün aldığını gösteriyor. Bu yeni paylaşımdan en fazla yararlanan gelişme yolundaki ülkeler Çin, Hindistan, Endonezya, Kore, Tayvan ve Tayland gibi Uzakdoğu ülkeleri olurken Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi Güney ve Kuzey Amerika ülkeleri ise tıpkı gelişmiş ülkeler gibi pay kaybetmiş görünüyorlar.

Türkiye, 1980 – 2000 arasındaki ilk dönemde dünya GSYH’sındaki payını yüzde 1,2’den yüzde 1,4’e yükseltmeyi başarmış, 2000 – 2013 arasındaki ikinci dönemde yerinde saymış bulunuyor. Yani ilk dönemde pastadan aldığı payı az da olsa artırırken ikinci dönemde payını artıramamış. Türkiye açısından 1990 – 2000 arasındaki on yıl, kayıp yıllar olarak nitelendirilen bir dönemdir. Buna karşın Türkiye’nin, bu on yılın da içinde bulunduğu ilk dönemde dünya GSYH’sından aldığı payı artırabildiği halde, ikinci dönemde artıramamış olması şaşırtıcıdır. Bu şaşırtıcı gerçek masalların giriş bölümündeki sözü hatırlatıyor: ‘Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz.’

Bu yazıyı okuyunca ne mi geldi aklıma? Omo’nun eski bir reklamı. Reklamdaki ufak çocuk annesine seslenir çooook çalışmam lazım çooook…

Kafa Karışıklıkları İçin Rehber

Son günlerde yapılan muhabbetlerden bir tanesi Merkez Bankasının faiz düşürüp düşürmemesi. Mahfi Eğilmez bu durumu güzel bir şekilde özetlemiş. Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

 

Kafa Karışıklıkları İçin Rehber

Tüketmeden üretim olmaz

Bir yerde üretim yapılması için bir tüketim talebi olması gerekir. Eğer bir ülkede çoğunluğun dini inançlarına göre domuz yenmesi günah olduğu için domuz etine talep yoksa ve o ülke domuz eti ihracatı da yapamayacaksa orada domuz üretmenin hiçbir anlamı olmaz. Yani bir yerde tüketim için talep olmalıdır ki orada üretim de olsun. Tüketim ile üretim bir madalyonun iki yüzü gibidir.

Üretimi artırmadan büyüme olmaz

Bir ekonomi üretimini artırarak büyür. Sağlıklı olanı budur. Bir de ithal ederek büyüyen ekonomiler vardır. Onlar bir süre sonra ithalat yapacak kadar döviz bulamazsa büyüyemez, küçülmeye başlar.

Yatırım yapmadan üretim artmaz 

Ekonominin büyümesi demek yeni üretim kapasitelerinin (yeni fabrikalar, yeni atölyeler, yeni işyerleri vb) yapılması ve bu yolla üretimin artırılması gerekir. Eğer bir ekonomide gömlek tüketimi yüksekse o zaman gömlek üretimini artırmak para kazanmak için akıllıca bir yoldur. Gömlek üretimini artırabilmek için yeni üretim tesisleri kurmak gerekir. Yani yeni yatırımlar yapılması yoluna gidilir.

Tasarruf olmadan yatırım olmaz  

Yatırım yapmak için sermaye gerekir. Sermayenin bir bölümü özkaynak ile karşılansa bile bir bölümü borçlanarak karşılanır. Borçlanmanın kaynağı ülkenin yaptığı tasarruflardır. Eğer yatırımların miktarı tasarruflardan fazlaysa o zaman dışarıdaki tasarruflardan borçlanma yoluna gidilir. Yani tasarruf ithal edilir.  

Faiz, tüketimin, tasarrufun, üretimin ve yatırımın belirleyicilerinden biridir

Tasarruf yapılması için enflasyonun üzerinde faiz elde ediliyor olması gerekir. Kimse kimseye biriktirdiği parayı bedavaya kullandırmaz. Enflasyonun üzerinde bir faiz varsa insanlar tüketimini kısar tasarrufunu artırır. Üretimde kullanılacak borçlanmanın veya yatırım yapmak için kullanılacak sermaye için alınacak kredinin faizi ne kadar düşükse bu kullanımlar o kadar artar. Üretimi veya yatırımı arttırmanın sonunda elde edilecek getiri, bunları yapmakta kullanılacak kredinin faizinden yüksek olmalıdır ki bu işlere girişilsin. Faiz ne kadar düşük olursa getiri o kadar artacağı için düşük faiz yatırımı ve üretimi arttırır.  

Buraya kadar anlattıklarımızı bir toparlayalım

Üretimin artmasını dolayısıyla ekonominin büyümesini sağlayacak yatırımlara kaynak oluşturan tasarrufları arttırmanın yolu, insanları tüketimden vazgeçirecek yükseklikte faizi vermekten geçiyor. Tasarrufları kullanan yatırımları artırmak için ise faizi düşürmek gerekiyor.

Bugünkü tartışmaların nedeni

Günümüzde yaşanan faiz tartışmalarına taraf olanlar baktıkları taraftan konuya yaklaşıyorlar. Yatırımların artmasını ve dolayısıyla büyümenin hızlanmasını isteyenler faizlerin düşürülmesini ve yatırımlara bu yolla destek olunmasını istiyor.

Cari açığın artmaması, kurların denetim altında kalabilmesi için yabancı kaynak girişinin devam etmesi gerektiğini söyleyenler faizlerin hızlı düşürülmesinin yanlış olacağını öne sürüyorlar. Faizin düşürülmesi gerektiğini savunanlar, mevcut enflasyonun maliyet enflasyonu olduğunu ve maliyetlerin bir unsuru olan faizlerin düşürülmesinin enflasyonun düşmesine yardımcı olacağını vurguluyorlar. Faizlerin hızlı düşürülmemesi gerektiği kanısında olanlar, hızlı düşüşün tüketimi arttırarak talep enflasyonuna yol açacağını ayrıca bu adımın tasarrufları daha da düşürerek dış finansmana daha çok bağımlı kalacağımızı anlatıyorlar.

Merkez Bankası ne yapsın?

Demek ki faiz öyle bir düzeyde olacak ki hem tasarruf sahibini hem de yatırımcıyı tatmin edecek, aynı zamanda da faizden beklenen diğer işlevler olan enflasyon ve kurların denetim altında kalmasını sağlayacak. Merkez Bankası bu kadar farklı istek ve ihtiyaçları aynı anda çözmeye çalışıyor. Herkesi tatmin etmeye çalışmak kimseyi tatmin etmiyor. Aynı zamanda da enflasyonla mücadeleyi ve kurları denetim altında tutmayı zorlaştırıyor.

Kafa karışıklıkları giderilebilir mi?

Herkesi tatmin etmeye ve bir yandan da enflasyonu ve kurları tutmaya imkan olmadığına göre ne yapmak gerekir? Bir mucize olmazsa bir taşla üç kuşu aynı anda vuramazsınız. Bunu ekonomi politikasına uyarlarsak karşımıza şu önerme çıkar: “Amacın neyse onu belirle ve elindeki araçlarla onu yakalamaya çalış.”

Merkez Bankası’nın amacı kendi yasasındaki hükme göre fiyat istikrarını sağlamak yani enflasyonu düşük tutmak. Buna karşılık enflasyonu yükselten tehditler var: Yüksek talep ve dolayısıyla yüksek tüketim, düşük tasarruf, kurlarda yükseliş yönündeki oynaklık. Bu tehditleri önlemek için Merkez Bankası’nın kullanabileceği en etkin araç faiz politikası.

Merkez Bankası, faiz politikası aracılığıyla tüketimi kısıp tasarrufları arttırırsa enflasyonu ve kurları dolayısıyla da cari açığı denetim altına alabiliyor. Bu durumda faizler yüksek kaldığı için yatırımlar fazla artmıyor ve büyüme düşüyor.

Kafanız daha da mı karıştı? Ekonomi politikasını uygularken öyle bir önlem alacaksınız ki herkesin en iyi ikinci seçeneğini hayata geçirmiş olacaksınız. Kolay bir iş değil. Ekonomi politikasını tanımlarken bilim ile sanatın bir karışımıdır diye tanımlamamızın nedeni de bu zaten.

Dış Borçlarımız ve Yorum Farkları

Bir ortamda politika konuşuluyorsa ve eğer muhalif bir kanatta varsa konuşulan konulardan biri de Türkiye’nin dış borcu olur.

Denir ya istatistik göz boyama sanatıdır diye, aynı dış borç rakamı kimisi için başarısızlık, kimisi içinde bir başarı olabiliyor.

Bu konu ile ilgili Mahfi Eğilmez rakamları ortaya koyarak objektif bir yazı yazmış. Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Kamu Kesimi Dış Borçlanması

Kamu kesiminin dış piyasalardan, yabancı kuruluşlardan, yabancı devletlerden yaptığı borçlanma kamu kesimi dış borçlanması olarak adlandırılıyor. Bu borçlanmada ağırlık Hazine’dedir.

Bu borçlanma dört şekilde yapılabiliyor: 

(1) Kredi almak yoluyla 

(2) Tahvil ihracı yoluyla 

(3) Devletlerden borçlanma yoluyla 

(4) Uluslararası kurumlardan borçlanma yoluyla

IMF’den borçlanma bir borçlanma olarak değerlendirilmesi en zor olanıdır. Çünkü burada amaç borç almak değil belirli bir istikrarsızlık halinden kurtulmak için parasal destek almaktır. Bu çerçevede IMF’nin sağladığı kaynaklara da kredi ya borçtan daha çok destek, imkân, kolaylık gibi adlar verilirken bu kullanımlar için tahakkuk ettirilen bedele de faiz yerine charge gibi adlar verilir.   

Dünya Bankası, devletlere belirli bir dönüşüm programı uygulaması için kredi verebileceği gibi kamu kurum ve kuruluşlarına uygulayacakları projeler için de kredi verir. Yatırım bankaları ve kalkınma bankaları da daha çok proje için kredi veren kuruluşlardır.

Aşağıdaki tabloda Türkiye’nin kamu kesimi brüt borç stoku 2002 – 2012 yılları itibariyle karşılaştırmalı olarak gösterilmektedir.

Tabloya bakıldığında Türkiye’nin kamu kesimi brüt dış borç stokunun 2002’den 2012’ye yüzde 60’a yakın arttığı, buna karşılık GSYH’daki artışların daha fazla olması nedeniyle kamu kesimi brüt borç stokunun GSYH’ya oranının yüzde 50’den fazla gerilediği görülüyor.

31.12.2012
2002 Milyar $
2002 GSYH %
2012 Milyar $
2012 GSYH %
Brüt kamu kesimi
Dış borç stok toplamı
64,5
28,0
103,1
13,0
    Kısa vadeli
0,9
0,4
11,0
1,3
    Uzun vadeli
63,6
27,5
92,1
11,7
  
Özel Kesim Dış Borçlanması
 
Özel kesimin dış piyasalardan, yabancı kuruluşlardan veya yabancı devletlerden yaptığı borçlanmaya özel kesim dış borçlanması diyoruz.   
 
Özel kesimin dış borçlanması altı şekilde yapılıyor: 
 
(1) Satıcı kredisi almak yoluyla 
(2) Reel kesimin bankalardan kredi alması yoluyla 
 
(3) Bankaların yabancı bankalardan kredi alması yoluyla 
 
(4) Tahvil ihracı yoluyla 
 
(5) Devletlerden borçlanma yoluyla 
 
(6) Uluslararası kuruluşlardan borçlanmak yoluyla
 
Tabloya bakıldığında Türkiye’nin özel kesim brüt dış borç stokunun 2002’den 2012’ye 5,2 mislinden fazla arttığı, buna ek olarak özel kesim borçlanma artışının GSYH’daki artıştan fazla olması nedeniyle özel kesim brüt borç stokunun GSYH’ya oranının da yüzde 60’a yakın artış gösterdiği görülüyor.
  
31.12.2012
2002 Milyar 
$
2002 GSYH %
2012 Milyar $
2012 GSYH %
Brüt özel kesim dış borç stoku toplamı
43,1
18,7
226,0
29,8
    Kısa vadeli
13,9
6,1
88,8
11,3
    Uzun vadeli
29,2
12,6
137,2
17,5
  
Türkiye’nin Toplam Brüt Dış Borç Stoku
 
Kamu kesimi ve özel kesimin dış borç stokuna TCMB’nin brüt dış borç stokunu da ekleyerek topladığımızda Türkiye’nin toplam dış borç stokunu bulabiliriz. Bu stokları o yılın GSYH’sına bölerek de borç stokunun GSYH içindeki payını yani dış borç yükünü hesaplayabiliriz.
 
31.12.2012
2002 Milyar 
$
2002 GSYH %
2012 Milyar $
2012 GSYH %
Türkiye brüt dış borç stoku toplamı
129,6
56,1
336,9
42,9
Kamu Kesimi
64,5
27,9
103,1
13,1
Kısa Vade
0,9
0,4
11,0
1,4
Uzun Vade
63,5
27,5
92,1
11,7
TCMB
22,0
9,5
7,7
1,0
Kısa Vade
20,3
8,8
1,1
0,1
Uzun Vade
1,7
0,7
6,6
0,8
Özel Kesim
43,1
18,7
226,0
28,8
Kısa Vade
13,9
6,0
88,8
11,3
Uzun Vade
29,2
12,6
137,2
17,5

Tabloların Farklı Yorumlanması

 

Verilerin yorumlanması bilime de siyasete de hizmet edebiliyor. Bu tablolara bakanlar üç farklı yorum yapabilirler: 

 
(1) Muhalefet etmek amacında olanlar mutlak artışa dikkat çekerek “brüt dış borç stokumuz artıyor” diyebilir. 
 
(2) Amaçları iktidarı övmek olanlar oranlardaki gerilmeye dikkat çekerek “Brüt dış borç stokumuzun GSYH’ya oranı geriliyor” diyebilir. 
 
(3) Objektif bakmayı başaranlar ise “Brüt dış borç stokumuz mutlak olarak artıyor ama gelirimiz daha fazla arttığı için gelir içindeki borç payı göreli olarak azalıyor. Kamu kesimi dış borçlanmasının yerini özel kesim dış borçlanması alıyor. Bu noktada özel kesim kısa vadeli dış borç stokunun artışına dikkat etmek gerekir” der. 
 
Doğal olarak bu üç yorumdan en az itibar edileni üçüncü yorumdur. Muhalifler bu yorumu yapanı iktidardan yana, iktidardakiler ise muhalefetten yana diye sınıflandırırlar. Çünkü bu tip yorum iki tarafa da yaramaz. Oysa bir toplum objektif yorumlardan ders çıkardığı sürece doğru yolda ilerler. 

ABD’deki Krizin Türkiye’ye Etkileri

Bugünkü yazımız Mahfi Eğilmez’in ABD’deki yeni krizin Türkiye’ye etkileri isimli makalesi. Herkes için garip bir durum olan ve sanki hiç reddedilmeyecek gibi duran borç tavanı artırımı bu sefer reddedildi ve ABD borç artırmasız ve bütçesiz hayata başladı. Bu durumu da güzel özetlemiş Mahfi Hocamız. İsteyenler yazının orjinaline burdan ulaşabilirler.

ABD’deki Krizin Türkiye’ye Etkileri

Kongre, Başkan ile aralarında sağlık reformu konusundaki anlaşmazlığın çözüme ulaştırılamamasının sonucu olarak Başkanın yeni yıl bütçesine onay vermeyince 1 Ekim’de ABD bütçesiz kalmış oldu. 1 Ekim’den itibaren ancak yasaların öngördüğü zorunlu devlet hizmetleri için para harcanabiliyor. Bunun dışındaki hizmetler sunulamıyor. Birçok kamu çalışanı evine gönderilmek zorunda kalındı. Kongre ile Başkan arasındaki çekişmeyi görünce nedense aklıma hep Çinli bilgelerin özlü sözleri geliyor: “Kör körü yenerse birlikte suya düşerler” gibi.
 
17 Ekim’de ABD Hazinesi, Kongre tarafından kendisine verilmiş bulunan 16,7 trilyon dolarlık borçlanma limitini ifade eden borç tavanına gelip çarpacak. Bunun anlamı o miktara ulaşıldıktan sonra yeni borçlanma yapılamayacak olması. Borçlanma yetkisinin olmaması üç sorunu gündeme getiriyor: (1) Hazinenin mevcut borçlardan vadesi gelenleri geri ödemesi aksayacak. Bu durumda vadesi dolan devlet tahvillerinin bir bölümü ödenemez hale gelecek ve ABD tahvilleri dünyanın her yerinde değer kaybederek gözden düşecek. (2) Hazinenin düzenli olarak yapılan giderlere karşılık aynı düzen ve süreklilikle toplanamayan gelirleri denkleştirmekte kullandığı borçlanmayı yapamaması zorunlu harcamaların bile düzgün yapılamamasına yol açacak. (3) Hazinenin bütçe açığını kapatmak için borçlanma imkanı kalmayacak.
 
Bütçenin onaylanmaması, zorunlu harcamaların yapılmasına engel oluşturmuyordu ama borç tavanının artırılamaması onların yapılmasına da engel olacak ve ABD temerrüde düşmeye doğru yol alacak.    
 
Eğer borç tavanı da artırılamazsa Fed’in tahvil alımı programında kısıntıya gidemeyeceğine kesin gözle bakılıyor artık. Bu bakış açısı son günlerde sermaye akımlarına da yansımaya başladı. Örneğin Türk borsasına yabancı girişleri başladı. Bunun sonucunda borsa yükseldi, kurlar gevşedi, faiz düştü.
 
Aşağıdaki grafik, Fed’in ilk kez tahvil alım programında daraltmaya gideceğini belirttiği 22 Mayıs’tan bu yana genellikle birbirinin aleyhine çalışan iki gösterge olan gösterge tahvil faizi ile BIST 100 endeksinin yolculuğunu gösteriyor. 22 Mayısta başlayan yolculuk önce Suriye’ye müdahale olasılığının düşmesi, ardından Larry Summers’ın Fed Başkanlığı adaylığından çekilmesi ve Eylül toplantısında Fed’in tahvil alımına aynen devam etme kararı alması sonucu yeniden kesişme noktasına gelmiş. Her ne kadar son günlerde ortaya çıkan yeni bir ters yönde kopuş olsa da bunun fazla sürmeyeceği anlaşılıyor. Çünkü eğer Fed, tahvil alımını aynı düzeyde daha uzun süre devam ettirecekse BIST 100 yukarı, gösterge faiz de aşağı yönlü hareket edecek demektir. Bunun tek nedeni Türkiye ve öteki yükselen ekonomilere daha çok yabancı kaynak gireceğine ilişkin beklenti.     
 
Yani tuhaf bir şekilde ABD ekonomisinin kötüye gitmesi yükselen piyasa ekonomilerinin lehineymiş gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. İlk bakışta doğru görünen bu yaklaşım biraz daha ayrıntılara bakıldığında orta dönemde pek doğru görünmüyor. Bir süre sonra bu bozulmanın faturası küresel sistemin tümüne çıkacak. Çünkü küresel sistemin beşte birini oluşturan ABD’deki bozulmalar ister istemz gün gelecek küresel sistemi de aşağıya çekecek.    
 
Hangi yönde olursa olsun ABD ekonomisinde yaşanan bu gelişmeler küresel sistemi etkilemeye devam edecek. Ve bu etki devam ettikçe gösterge tahvil faiziyle BIST 100’ün yolculuğu birçok kez kesişecek ve ayrılacak. Dalgalı bir denizden çok daha dalgalı bir okyanusa çıktığımızı fark edersek dümeni ona göre tutmamız gerektiğini anlayabiliriz. Yalnızca dümeni doğru tutmak da yetmeyebilir. Bir yandan yola devam ederken bir yandan da gemideki çatlakları, delikleri yapabildiğimiz kadar onarmamız gerekiyor. Cari açığı büyütmeden, hatta mümkünse azaltarak, açık pozisyonları kurdaki düşüşleri fırsat bilip kapatarak yola devam etmeyi başarabilirsek bu yolculuğu kazasız belasız sürdürmemiz mümkün olabilir.
 
Bu dönem, “cari açık finanse edildiği sürece sorun olmaz” ya da “kur yüksekken açık pozisyon kapatmak akıl işi değildir” gibi slogan – teorilerin uygulamada geçerli olup olmadığını test edecek bir dönem değil.  
 

Capture

Yazıyı okuduğum zaman Mahfi Eğilmez’in sık tekrarladığı yapısal reformların önemi aklıma geldi. Eğer büyümek istiyorsak gelen borç parayı arabayı evi artırmaya değilde ülkeyi büyümeye ve kendine yeter hale getirmeye çalışmak lazım, yoksa durum zor gibi görünüyor.

Türk Usulü Ekonomik Çelişkiler

Son bir kaç yazıda kalbe hitap eden notlar paylaşmıştım, bu hafta ekonomiye biraz geri dönelim. Mahfi Eğilmez yine keyifli ve kolay açıklamalı bir yazı kaleme almış. Bizdeki çelişkileri anlatıyor. Bu hafta sonu değerli bazı arkadaşlarla yaptığımız muhabbette istatistiğin politikacıların kullandığı bir yalan aracı olduğundan bahsedilmişti, bu yazıda bu kuramı destekliyor aslında. İstendiği zaman veriler istenilen şekilde yorumlanıp farklı anlamlar kolaylıkla çıkartılabiliyor. Yazıyı okuyunca bu yorum daha da iyi anlaşılacaktır…

Türk Usulü Ekonomik Çelişkiler

Ekonomi politikası bir çelişkiler yumağıdır. Amaçlar, araçlar hepsi birbiriyle çelişir. Bu çelişkilerin bazıları kısa dönemde oluşur ama uzun dönemde düzelir, bazıları ise uzun dönemde ortaya çıkar. Enflasyonu düşüreyim dersiniz ilk ağızda işsizlik artar, büyümeyi artırayım dersiniz ya cari açık ya da bütçe açığı yükselir, faizi düşürürsünüz başlangıçta ekonomi canlanır sonra enflasyon yükselmeye başlar. Bunun gibi çelişkileri asgari fedakârlıklarla çözebilmek ekonomi politikasının temel işlevidir. Ve bu işlev ekonomi politikasına bilimin yanında sanatı da katar.
 
Eğer ekonomi politikasını Türkler uyguluyorsa çelişkiler politikası tavan yapar. Çünkü bizim kafamız karışıktır. Bunun pek çok nedeni var. Öncelikle bulunduğumuz coğrafyada olaylara farklı bakılır. Mesela Türklere özgü olduğunu sandığım bir söz vardır: Paradan para kazanmak. Bunu ilk duyduğum andan itibaren düşünmüşümdür: Paradan başka ne kazanılabilir diye? Mesela paradan domates kazanmak mümkün müdür ya da armut? Mesela enflasyon düştü faiz düştü diyecek yerde paradan para kazanmak devri bitti derler. Aslında şu basit cümle bizim konulara ne kadar farklı baktığımızı gösterir. Bunun, analitik düşünmeye yönelik bir eğitim almamamızdan kaynaklandığını düşünüyorum. Zaten Türk çocuklarının analitik soru içermeyen matematik sınavlarında birinci olup da analitik sorular içeren sınavlarda sonuncu olmasının nedeni de sanırım budur. 7 kere 9 kaç eder diye sorduğunuzda yanıtı hemen verebilen çocuk, kere nedir diye sorunca dağılıveriyor. Çünkü hiçbir zaman bütünü görmeye ve sorgulamaya yönelik yetiştirilmemiş, hep hocanın kafasındaki yanıtlamaya göre koşullandırılmış.
 
Faiz düşsün ama tasarruflar artsın diye düşünürüz. Oysa tasarrufların en önemli iticisi faizdir. Faiz düşerse tasarruf artışı önce durur sonra düşüşe geçer. Türkiye’de 2000 yılı öncesinde reel faiz yüzde 10 dolayındayken tasarrufların GSYH’ya oranı % 22 idi. Bugün reel faiz sıfır ve tasarrufların GSYH’ya oranı % 13.
 
Çelişkilerin son örneği IMF ile ilişkiler konusunda karşımıza çıktı. Önce hükümet yetkililerinin bir bölümü IMF’ye olan borcumuzu ödememizin neredeyse düşmanı denize dökmekle eşdeğer olduğunu ima eden açıklamalar yaptılar. Bunu izleyerek hep birlikte IMF’yi kötülemeye, bunların zaten işe yaramaz adamlar olduğunu söyler olduk. Sonra IMF’ye borç verecekler arasında bizim de olduğumuzu ve yıllarca IMF’den kredi kullandığımız halde şimdi IMF’nin önümüzde diz çöktüğünü ve bizden yardım istediğini söylemeye başladık.         
 
İşte tam o aşamada benim aklıma iki soru takıldı: (1) Madem IMF, bizden destek isterken önümüzde diz çöktü biz en son 2005 yılında IMF’den destek isterken onların önünde diz mi çökmüştük?” (2) “Madem IMF işe yaramaz bir kurumdur, kamu kesimi dış borç stoku 103 milyar dolar olan Türkiye niçin IMF’ye 5 milyar dolar borç vermeyi gururla istiyor? Üstelik kendi borçlanmamıza ödediğimiz faizden daha düşük bir faizle.”
 
Oysa işin arka yüzü çok basittir: “IMF, bizim de üyesi olduğumuz bir çeşit yardımlaşma sandığıdır. Son yıllarda ABD’nin çok etkisinde kalmış olsa da ödemeler dengesi sıkıntısına düşen üyelerine yardım etmeye çalışır ve kaynaklarını da üye ülkelerin kota ödemeleri (bir çeşit sermaye katkısı) ve düşük faizle verecekleri borçlardan karşılar. IMF’den destek almayan, üste borç veren üye ülkelerde bile IMF yetkilileri yılda bir kez gelip ekonominin gidişini gözden geçirir ve önerilerde bulunurlar.” Bundan ötesi siyasettir. Ve bir zamanlar bir yazımda dediğim gibi siyasetçiler ikiye ayrılır: Siyasetçiler ve siyasetçiler.

Yazının aslına burdan ulaşabilirsiniz.

Makro göstergeler

Mahfi Eğilmez web sayfasında Türkiye’nin makro göstergelerini ve gelecek tahminlerini güzel bir tabloda özetlemiş. Gelecek yılın nasıl olacağının ve günümüz Türkiye’sinin yorumunun bol yapıldığı bugünlerde faydalı olacağına inanıyorum.
 
Veriler ile ilgili bir çok yorum yapılabilir. Genelde bu yorumlar politik görüşe göre değişecektir. O yüzden ben yorum yapmadan sayıları size sunuyorum:)

Temel makro gostergeler Orta vadeli program hedefleri

Mahfi Eğilmez’in sayfasından tablonun orjinali burda

Ekonomik krizleri anlama rehberi

Mahfi Eğilmez ekonomik krizlerin genel yapısı ile ilgili basit bir yazı yazmış onu paylaşıyorum.
 
Ekonomik krizleri anlama rehberi
 
Enflasyon 
Enflasyon en basit tanımıyla fiyatlar genel düzeyinde ortaya çıkan sürekli artış demektir. Bu basit tanımı ayrıntılarıyla bir kez daha ortaya koyalım: (1) Ele alınacak olan fiyatlar genel düzeyidir. Yani tek tek fiyat artışları enflasyon olarak tanımlanamaz. (2) Fiyatlar genel düzeyinin sürekli bir artış içinde olması gereklidir. Yani, bir veya birkaç malın fiyatının sürekli artış göstermesi, ya da bütün malların bir defa artış göstermesi enflasyon değildir.
 
Kaynaklarına göre sınıflandırıldığında iki çeşit enflasyon vardır: (1) Talep Enflasyonu, (2) Maliyet Enflasyonu. Toplam talep düzeyinin arzı aşarak sürekli fiyat yükselmesine neden olması halinde talep enflasyonu ortaya çıkar. Bir başka deyişle talep enflasyonu tüketim harcamalarındaki artıştan, bu da genellikle para arzının yükselmesinden kaynaklanır. Üretimde girdi olarak kullanılan mal ve hizmetlerin maliyetlerinde ortaya çıkan artışlar sonucunda fiyatların sürekli artış içine girmesi halinde ise maliyet enflasyonu meydana gelir. Maliyet enflasyonu, ücret-gelir çekişmesi, yerli ve ithal girdi malları (petrol gibi) fiyatlarının yükselmesi gibi nedenlerle oluşur. 
 
Deflasyon
Deflasyon en kısa tanımıyla fiyatlar genel düzeyinde sürekli düşüş halidir. Bu durumda paranın satınalma gücü yükselir. Burada dikkat edilmesi gereken konu fiyat düşüşünün genel olması ve süreklilik göstermesidir. Bir başka ifadeyle bir ya da iki malın fiyatının düşmesi ya da bütün malların fiyatının bir defaya özgü olarak düşmesi deflasyon olarak tanımlanamaz. Yılbaşında eğer 100 TL’ye alınan malların aynısını yılsonunda 90 TL’ye alıyorsanız o zaman paranızın satınalma gücü artmış demektir. 
 
İlk bakışta olumlu bir ekonomik durum gibi görünen deflasyon aslında enflasyondan çok daha önemli bir ekonomik krizin ifadesidir. Japonya oldukça uzun süreli bir deflasyonist dönem yaşamıştır.
 
Deflasyonist eğilimler devam ederse üretici üretimden vazgeçer ve bu kez ekonomi büyüyememe kriziyle karşı karşıya kalabilir. 2008 yılında başlayan küresel kriz (büyük resesyon) birçok ülkede deflasyonist eğilimlerin doğmasına yol açmış ve birçok ülke bu sorunu aşabilmek için talebi, yani tüketimi canlandırmaya yönelik genişletici maliye ve para politikası uygulamak zorunda kalmıştır. 
 
Resesyon
Resesyon ekonomide küçülme halidir. Bununla birlikte ekonomide bir çeyreklik dönemde yaşanacak bir küçülme hali resesyon olarak tanımlanmamaktadır. Genel olarak ekonomik faaliyetlerin daralması, küçülmesi olarak ifade edilse de son yıllarda çok daha spesifik bir tanımlama getirilmiştir. Buna göre eğer bir ekonomide üst üste iki çeyrek GSYH küçülmesi yaşanmışsa o ekonomide resesyon söz konusu demektir.
 
Resesyon bazı hallerde iki çeyrek sonrasında sona erebileceği gibi bazı hallerde daha uzun süreli olabilir. Bir ekonominin resesyondan iki çeyrek sonunda çıkmasına V tipi çıkış, daha uzun bir sürede çıkmasına ise U tipi çıkış adı veriliyor. Eğer ekonomi resesyondan çıkışa geçtikten sonra yeniden küçülmeye girmişse o zaman da buna W tipi resesyon ya da çift dipli resesyona adı veriliyor.
 
2008 yılında başlayan küresel krizde çeşitli ülkelerde resesyon tiplerinin hemen hepsiyle karşılaşıldı. Örneğin Türkiye V tipi resesyon yaşadı. Buna karşılık İngiltere’nin küresel krizde yaşadığı küçülme W tipine daha yakın bir resesyondur.
  
Depresyon
Bir ekonomide ekonomik faaliyetlerin uzun süreli olarak aşağı yönlü olması depresyon olarak adlandırılıyor.
 
Depresyon ile resesyonu birbirinden ayıran iki önemli nokta vardır: (1) Resesyon ekonomik faaliyetlerde daha kısa süreli bir küçülme halidir. Genellikle iki çeyrek ile birkaç yıl arasında sürer. Depresyon daha uzun süreli bir çöküşü ifade eder. Örneğin İngiltere ve ABD’de Uzun Depresyon (1873 – 1896) neredeyse çeyrek yüzyıl sürmüştür. ABD’de Büyük Depresyon (1929 – 1933) 5 yıl sürmüştür. (2) Resesyonda GSYH küçülmesi daha düşük düzeydedir. Bazı iktisatçılara göre GSYH’daki küçülmenin depresyon olarak kabul edilmesi için yüzde 10 dolayında bir küçülme olması gerekir.
 
ABD’de Büyük Depresyon süresince GSYH neredeyse yarı yarıya düşmüştür. 1929’da 103,6 milyar dolar olan GSYH, depresyonun son yılı olarak kabul edilen 1933 yılında 56,4 milyar dolara gerilemişti.
             
Stagflasyon   
Bir ekonomide enflasyon olgusu yaşanırken ekonomi büyümüyorsa o ekonomide stagflasyon (enflasyon içinde durgunluk) hali var demektir.
 
1974 yılında yaşanan petrol şoku birçok ülkede stagflasyon olgusunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.
 
Ekonomik krizlerin başa çıkılması zor olanlarından birisi budur. Eğer ekonomi enflasyon içinde büyümeye devam etse bir miktar büyümeden fedakarlık ederek enflasyonu düşürmek daha kolay olabilirdi. Oysa stagflasyonda bir yandan enflasyonla mücadele edecek bir yandan da ekonomiyi canlandıracak bir ekonomi politikası biçimlendirmek gerekir ki bu çok kolay bir iş değildir. Çünkü bu iki politika genelde birbiriyle çelişen politikalardır. Bu durumda iki hedefi de tutturamayacak bir politika arayışı içine girmektense bir seçim yaparak önceliği bu iki hedeften birisine vermek daha uygun olabilir.
 
Slumpflasyon
Bir ekonomide enflasyon olgusu yaşanırken ekonomi küçülüyorsa o ekonomide slumpflasyon (enflasyon içinde küçülme) hali var demektir. 
 
Ekonomik krizlerin en zoru budur. Çünkü burada bir yandan enflasyonu düşürmeye uğraşırken bir yandan da ekonominin küçülmesini önce durdurmaya sonra da büyümeye döndürmeye yönelik bir ekonomi politikası uygulamak gerekmektedir. Makroekonomik hedeflerin ve politika araçlarının birbiriyle çelişkisi en fazla burada ortaya çıkar. Bir yandan enflasyonu düşürmek, bir yandan büyümeye geçmek, bir yandan bunlara eşlik etmesi büyük olasılık içinde olan işsizlik artışını engelleyip istihdamı artırabilmek birbiriyle çelişen hedeflerdir.
 
Kriz hallerinin kötüden daha az kötüye sıralanması
Buraya kadar anlattığımız krizlerin en kötüden daha az kötüye doğru sıralanması şöyledir: 1.Slumpflasyon, 2.Depresyon, 3.Resesyon, 4.Deflasyon, 5.Stagflasyon, 6.Enflasyon
 
Bu sıralamada uygulanacak ekonomi politikasının zorluğu dikkate alınmıştır. En zor politika slumpflasyon için oluşturulacak politikadır. Çünkü bir yandan ekonomik küçülmeyle bir yandan da enflasyonla mücadele etmek gerekecektir ki bu iki mücadelede kullanılacak araçlar çoğu kez birbirinin aleyhine çalışır.
 
Bunların bir bölümü çoğu kez bir arada olabilir ya da zaman içinde birinden ötekine dönüşbeilir. Örneğin slumpflasyonda enflasyonla resesyon birlikte görünür. Başlangıçta resesyon olarak başlayan bir kriz derinleştikçe depresyona dönüşebilir. Enflasyonla büyüme bir arada giderken büyümenin durmasıyla birlikte stagflasyon ortaya çıkabilir.    
 
Ekonomik krizlerle mücadelede ekonomi poitikası
Ekonomik krizlerle mücadele için çeşitli ekonomi okullarının farklı görüşleri vardır. Örneğin Keynesyen ekole bağlı iktisatçılar resesyonun toplam talepteki yetersizlikten kaynaklandığını düşünürler ve o nedenle de kamu harcamalarının artırılması yoluyla maliye politikası önlemlerine ağırlık verilmesini önerirler. Resesyon konusunda aynı yönde yani talep yetersizliği yönünde teşhis koyan Monetaristler ise para arzının genişletilmesinin daha doğru olacağı görüşünü ileri sürerler. Arz yönlü ekonomi okulu üyesi iktisatçılar konunun arz yetersizliğinden kaynaklandığını ve o nedenle arzı artıracak biçimde vergi indirimleri uygulanmasını önerirler.
 
Ekonomik krizlerde hangi ekonomi politikasının seçilip uygulanacağı konusu krizin çeşidine, derinliğine ve ülkenin ekonomik ve sosyal koşullarına yakından bağlıdır. Bazı hallerde maliye politikası bazı hallerde para politikası bazı hallerde heterodoks ekonomi politikası araçlarının devreye sokulması gerekebilir. Bazı hallerde bu politikaların hepsini bir arada birbirini destekleyecek biçimde uygulamak gerekebilir.
 
Öte yandan bu gibi ekonomik krizlerde beklentilerin olumsuz görünümden olumlu görünüme çevrilebilmesi de büyük önem taşır. Bu gibi durumlarda beklenti yönetimi etkin bir politika aracı olarak kullanılabilir.   
 
Mahfi Eğilmez

Az biraz büyümüşüz (Mahfi Eğilmez’den büyüme ile ilgili güzel bir yazı)

Yılın 2. çeyreği hakkındaki sonuçlar son günlerde açıklandı. Türkiye bu dönemde beklendiği gibi soğudu ve hızlı büyümü yerini yavaş büyümeye bırakmış oldu.

Konu ile ilgili Mahfi Eğilmez güzel bir yazı yazmış web sayfasında. Bu hafta sizinle bu yazıyı paylaşacağım. Ayrıca yazının altında ekonomi hakkında güzel bilgiler veren kolay ekonomi kitabından da kesit sunmuş Mahfi Bey, bilmeyenler için güzel ve hızlı bir kaynak.

Bu arada Mahfi Eğilmez’in bayağı yazısını yayınlıyorum, eğer sebep merak edilirse bence piyasadaki en objektif ekonomistlerden. İyi ye iyi kötüye de kötü diyebildiği için yorumları hoşuma gidiyor. Olayları rakamlar ile basitçe anlatması da cabası.

Yazıları direk Mahfi Eğilmez’in sayfasından okumak isterseniz www.mahfiegilmez.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Konuya geçersek 🙂

 

Az Biraz Büyümüşüz

Türkiye’nin 2012 yılı ilk çeyrek reel büyümesi yüzde 3,2 olarak açıklanmıştı. Buradaki yüzde 3,2, 2011 yılının ilk çeyreğindeki GSYH’sına göre olan büyümedir. TÜİK, ikinci, çeyrek büyümesini yüzde 2,9 olarak açıkladı. Yani Türkiye, 2011 yılının ikinci çeyreğindeki GSYH’sını yüzde 2,9 oranında artırmış bulunuyor.
Yüzde 2,9’luk büyüme benim yüzde 4’e yakın olmasını beklediğim büyüme oranının oldukça altında kaldı. Birkaç önemli alt sektöre değineyim: Geçen dönemleri yukarı çeken inşaat sektörü çok düşük bir büyüme sergilemiş (yüzde 0,4.) Geçen yılın aynı döneminde inşaat sektörünün büyümesi yüzde 13,1 idi. Tarım kesimi geçen yılın 2. çeyreğinde yüzde 6,5 büyüdüğü halde bu yıl yüzde 3,5 büyümüş. Yine geçen yılın 2. çeyreğinde yüzde 9,3 büyüyen imalat sanayi sektörü bu yıl yalnızca 3,4 büyümüş. Hizmetler kesiminde de ciddi bir daralma söz konusu. Geçen yılın 2. çeyreğinde yüzde 13,7 büyüyen ticaret kesimi bu yıl yüzde 1,2’de kalmış. Mali aracı kuruluşların faaliyetlerinde yüzde 9,2 olan 2011 yılı 2. çeyrek büyümesi bu yıl yüzde 1,2’de kalmış.
Cari açıktaki düşüşün ve inşaat sektörüne yönelik ilgi azalmasının etkisi hemen büyümede kendisini göstermiş bulunuyor.
İkinci çeyrek büyümemizi gelişmiş ekonomiler ve yükselen piyasa ekonomilerinin ikinci çeyrek büyümeleriyle karşılaştırınca aşağıdaki tablo ortaya çıkıyor (Kaynak: The Economist web sitesi.):
Gelişmiş Ülke
2012 II Ç Büyümesi (%)
Yükselen Piyasalar
2012 II Ç Büyümesi (%)
ABD
2,3
Çin
7,6
Japonya
3,5
Hindistan
5,5
İngiltere
-0,5
Brezilya
5,2
Kanada
2,5
Rusya
4,0
Fransa
0,3
Endonezya
6,4
Almanya
1,0
Meksika
4,1
İtalya
-2,5
Türkiye
2,9
Tablo, bize Türkiye’nin bu yılın ikinci çeyreğinde büyüme konusunda gelişmiş ekonomilere göre iyi, yükselen piyasa ekonomilerine göre kötü performans sergilediğini gösteriyor.
Uzun zamandır ilk kez sanayi üretimiyle büyüme arasındaki ilişki zayıflamış görünüyor. İkinci çeyrek sanayi üretim endeksi değişimi yüzde 3,5 çıktığı halde büyüme yüzde 2,9 ile bu oranın oldukça altında kaldı. Bu bize bu dönemde sanayi üretiminin hizmet kesimi ve inşaat üzerinde fazlaca etkili olmadığını söylüyor.
Aşağıdaki grafik sanayi üretim endeksinde çeyrek bazındaki değişimle büyümenin çeyrekler halinde sergilediği performansın karşılaştırılmasını gösteriyor. Grafikte 2012 yılının ikinci çeyreğinde yaşanan sanayi üretimiyle (SÜ) büyüme (B) arasındaki ilişki kopması net bir biçimde görülebiliyor.
 
Türkiye’nin cari açığını dengelemek için büyümeden fedakârlık etmesi kaçınılmaz bir durumdur. Ne var ki bu fedakârlığın yüzde 5’lik potansiyel büyüme oranının çok altına inmesi iyi değildir.
Önümüzdeki günlerde atılacak ilk adımın TCMB’nın koridor faizinin tavanının aşağıya indirilmesi biçiminde olması şaşırtıcı olmayacak.
Kolay Ekonomi
GSYH nedir, nasıl hesaplanır? Büyüme nedir, nasıl hesaplanır?
Gayrısafi yurtiçi hasıla (GSYH): bir ekonomide bir dönemde (3 ay ya da 1 yıl olarak alınıyor) üretilen bütün nihai mal ve hizmetlerin piyasa fiyatı cinsinden toplam değerini ifade eden büyüklüğe GSYH diyoruz. Örneğin ekmek bir nihai maldır. Ekmeği hesaba kattığımızda onun içine giren un, su, tuz, emek vb hesaba katılmış olur. Eğer un, su, tuz vb’yi ayrı olarak hesaba katıyorsak o zaman iki kez saymayı önlemek açısından onlar için yapılan ödemeleri ekmek fiyatından düşmemiz gerekir.
Ekonomik büyüme: GSYH’nın bir dönemden ötekine fiyat artışlarından arındırılmış olarak artmasına ekonomik büyüme diyoruz. Tersine de ekonomik küçülme.
2011 yılında yalnızca 100 ekmek üreten ve ekmeğin fiyatının 1 TL olduğu hayali bir ekonomi düşünelim. Bu ekonominin GSYH’sı 2011 yılında:             (GSYH 2011 = 100 x 1 = 100 TL) olarak hesaplanacaktır.
 2012 yılının başında bu ekonomide teknolojik bir iyileştirme sonucu ekmek üretiminin 110 adede çıktığını, buna karşılık ekmek fiyatının değişmediğini varsayalım. Bu durumda bu ekonominin GSYH’sı 2012 yılı için şöyle hesaplanacaktır: (GSYH 2012 = 110 x 1 = 110 TL.)
Bu ekonominin 2011’den 2012’ye büyümesi de şöyle hesaplanacaktır: (GSYH Büyümesi 2012  = (110 – 100) / 100 = 0,10.) Yani bu ekonomi 2012 yılında 2011 yılına göre yüzde 10 oranında büyümüştür.
Şimdi varsayalım ki teknoloji gelişimiyle birlikte ekmek talebi de artmış ve sonuçta eknek fiyatı 1,10 TL’ye yükselmiş olsun. Bu durumda 2012 yılı nominal (göründüğü gibi) GSYH’sı şöyle hesaplanacaktır: (GYH 2012 = 110 x 1,10 = 121 TL.)
Fiyat artışlarının giderilmesi gerekiyor:
Konuya nominal olarak bakarsak bu ekonomi 2012 yılında yüzde 21 büyümüş görünür. Oysa buradaki büyümede fiyat artışının etkisi vardır ve bu artışın büyümeyle bir ilgisi yoktur. O halde yüzde 10 oranındaki fiyat artışını gidererek bakarsak, yani 110 adede yükselmiş olan ekmek miktarını 2011 yılı fiyatı olan 1 TL ile çarparsak GSYH’yı reel olarak 110 TL olarak bulmuş oluruz. Bu durumda reel büyüme yüzde 10 olarak hesaplanır.

Ekonomi dediğin bir çelişkiler yumağıdır

Aşağıdaki yazı Mahfi Eğilmez’in hoşuma giden bir yazısı. Yazıda dikkatimi çeken konu tasarruf ve bizim durumumuz. Rahat yaşamak güzel ve gelişmek güzel ama bu gelişme borca bağlı olmaya devam ederse sıkıntılı bir süreç yaşanabilir gibi. Ne dersiniz?…

Yazının orjinaline burdan ulaşabilirsiniz.

Ekonomi dediğin bir çelişkiler yumağıdır

Antoine de Saint Exupery’nin çok sevdiğim bir sözü var: “Yaşam, kitapların öğrettiğinden çok daha fazlasını öğretir bize.”

Ekonomi kitaplarını okuyan herkes ilk anda dünyadaki bütün ekonomik krizleri çözebileceğini düşünür. Okuduklarını sindirmeye, bunları yaşama uyarlamaya başlayınca okuduklarının yaşamdan kopuk olduğu düşüncesine kapılır ve hayal kırıklıkları yaşar. Bir süre sonra orta yolu bulur ve birden çok hedefe aynı anda ulaşmanın zor olduğunu, ekonominin aslında bu tür çoklu hedeflere ulaşmada tercih yapmaya yarayan bir disiplin olduğunu kavramaya başlar. O anda mutlak doğrular yerini göreli doğrulara bırakır. İktisatçı olmaya atılan ilk adım odur. 

İnsanın ilk ekonomik faaliyeti tüketimdir ve onbin yıl öncesine kadar da hemen hemen tek ekonomik faaliyeti olarak kalmıştır. Her şey tüketimle başlar. Tüketim olmadan üretim olmaz. Tüketilmeyecek bir şeyin üretilmesinin anlamı yoktur. Üretim ya kendi tüketimini karşılamak için ya da başkalarının tüketim talebini karşılamaya yönelik satış için yapılır. Ve aslında biraz farklı yollardan ikisi de aynı kapıya çıkar.  

Ekonomik olay tüketimle başlar. Tüketim talebi üretim faaliyetini yaratır. İnsanların doğadaki vahşi bitkileri ehlileştirmesi ve vahşi hayvanları evcilleştirmesi üretim faaliyetinin başlamasına neden olmuştur. Ardından üretim dallanıp budaklanmıştır. Bugün geldiğimiz aşamada o kadar çok reklam vardır ki üretimin mi tüketimin mi önce geldiği karışmıştır.

Üretim yapabilmek için fabrika gibi büyük ya da atelye gibi küçük üretim tesisleri kurmak gerekir. Bu tesisler bina, makine, hammadde, elektrik, su vb gibi girdilere ihtiyaç duyar. Ayrıca bunları bir araya getirip üretimi gerçekleştirecek olan işçilerin istihdam edilmesi, gerekir. Bütün bunları yapacak olan girişimcinin bu üretim tesisini kurmasına yatırım denir. Yatırım yapabilmek için para gerekir. Para da tasarrufla sağlanır. Yatırımcı bu yatırım için ya kendi tasarruflarını kullanır ya da bankalardan başkalarının tasarruflarını kredi olarak ödünç alır.

Demek ki makroekonomik devrenin halkaları şöyledir:

Tüketim – Tasarruf – Yatırım – Üretim – Tüketim

Ekonomik büyüme dediğimiz şey yatırımlarla sağlanır. Çünkü yeni yatırım demek üretimin artması demektir. Üretim artması ise ekonomik büyüme demektir. Demek ki ekonominin büyümesi yani toplumsal refahın artması için yatırımları artırmak şart. Bunun da yolu tasarrufları artırmaktan geçer. Çünkü sonsuza kadar dış dünyadan borçlanarak ya da sermaye çekerek tasarruf ithal etmek mümkün değildir.

Gelir (Y) iki faktörden oluşur: Tüketim (C)  ve tasarruf (S.) Bunu bir denklem olarak yazabiliriz: Y = C + S

Bunun anlamı şudur: Tüketim gelirin tasarruf edilmeyip harcanan kısmı, tasarruf ise gelirin tüketilmeyen kısmını ifade eder.

Tüketim olmazsa üretim, tasarruf olmazsa yatırım olmaz. Yatırım olmayınca üretim artmaz, üretim artmayınca ekonomik büyüme olmaz, ekonomik büyüme olmayınca toplumun refah düzeyi yükselmez.  

Bu durumda tüketimi mi teşvik etmek gerekir tasarrufu mu? Bu sorunun tek ve kesin bir yanıtı yoktur. Yanıt ekonominin durumuna bağlıdır. Eğer ekonomide enflasyonist bir gidiş varsa tasarrufları, deflasyonist bir gidiş varsa tüketimi teşvik etmek doğru olur.

Üretim yalnızca ülke içindeki birimlerin tüketim talebini karşılamaya yönelik olarak yapılmaz. Yurtdışı talebi karşılamak yani ihracat yapabilmek için de üretim yapılır. Bu durumda denklem ve dengeler daha da karışır.

Türkiye’de 2011 yılında yatırımların GSYH’ya oranı yüzde 22, tasarrufların GSYH’ya oranı yüzde 12’dir. Yani arada 10 puanlık bir tasarruf açığı söz konusudur. Bu durumda Türkiye tasarruflarını mı artırmalı, yatırımlarını mı kısmalı yoksa karma bir yaklaşım mı uygulamalıdır? Türkiye’de 2011 yılında GSYH’nın yüzde 70’i özel tüketim harcamalarına gitmiştir. Bu oran ABD’de % 70, Çin’de % 30 dolayındadır (Çin’de tasarrufların GSYH’ya oranı % 50’nin üzerindedir.) Türkiye Amerikalılar gibi yüksek oranda tüketim harcaması yapmaya devam mı etmelidir yoksa Çinliler gibi yüksek tasarruf oranlarına çıkmaya mı çalışmalıdır?

Bu kadar karmaşık ve çelişkili hedefler yumağının yanına bir de uygulanacak ekonomi politikası araçlarını koymak gerekir. Eğer tasarrufları artırmaya karar verilmişse faizleri artırmak gerekir mi? Faizler artarsa yatırım yapmak hala çekici olur mu? Eğer tüketimi artırmaya kara verilmişse vergileri düşürmek gerekmez mi? Vergiler düşürülürse bütçede ortaya çıkacak açık nasıl karşılanır?

Ekonomide karar almak ve o kararları uygulamak kolay değildir çünkü her amaç birbiriyle çelişir. Üstelik o amaçlara ulaşamaya yarayan araçlar da kendi aralarında çeşitli çelişkiler taşır.  

Özetle söylemem gerekirse ekonomi bilimi kesin doğruları olan, evrensel anlamda geçerli yaklaşımlara sahip bir bilim değildir. İstediği kadar yüksek matematik kullansın, istediği kadar bazı kavramlarını fizikten ödünç almış olsun sonuçta insan ve toplum davranışlarına, tepkilerine, algılarına ve beklentilerine dayanır. Bunlar da her toplumda geleneklere, kültüre göre farklı biçimlenirler. O nedenle her toplum için farklı ekonomik yaklaşımlara ihtiyaç vardır.

Küresel sistemin krizden çıkamamasının nedenlerinden birisi siyasetçilerin her yerde aynı modelleri kullanmaya çalışmasıdır. Oysa her ekonomi, genel yaklaşımları referans alarak kendi toplumuna uygun modeli geliştirmek zorundadır. Her krize girdiğimizde Keynesyen modele geçip krizden çıkınca klasik modele geri dönerek bu çelişkileri aşmak mümkün olmuyor. Eskiden ekonomik sistem böylesine entegre değilken, herkes kendi parasını kendisi basarken böyle bir genel model daha geçerliydi. Ama bugünkü entegre küresel sistemde bu mümkün değil. 

Ekonomik amaçlar birbiriyle çelişir. Ekonomi politikası bu çelişkiler arasından bir amacı seçip onu yakalamaya çalışır. Siyaset ise seçilen amaç ve feda edilen amaçlar konusunda toplumu ikna etmeye çabalar. 

Mahfi Eğilmez